Her kuşakta büyüdükçe ortaya çıkan duygu, kendi çocukluklarında ve gençliğinde olan zamanlara duyulan özlem sanırım. Ben de 90’larda doğmuş biri olarak büyüklerimizden sürekli duyduğumuz “bizim zamanımızda” diye başlayan cümleyi kurmak üzereyim.
2000 li yılların başında sokaklarda koşturup oynadığımız, büyüklerin sohbetlerini dinlemek için can attığımız -bunun için bir an önce büyümek isterdim-, bilgisayar, bilgisayar oyunları, kraloyun ve msn’ in hayatımıza girişiyle yaşadığımız duygu yoğunluğunu çok özlüyorum.
Küçükken içimdeki heyecanı hatırlıyorum çok mutlu bir ailem olmamasına rağmen içimde gelecek için hep bir coşku vardı. Ertesi gün nasıl geçecek? Hoşlandığım çocuğun msn’ i ne acaba? Okulu kırıp internet kafeye gitsek paramız çıkışır mı? Gibi şeylerle anı yaşayıp giderdik.
Zaman geçtikçe önce cep telefonları yaygınlaşmaya başladı. Akrabalarımızı ararken eve koşup numaraları yuvarlayıp kısa konuşmalarla derdimizi anlatırken, elimize bir telefon geldi bu defa telefonla konuşmak değil, mesajlaşmak diye bir kavram girdi hayatımıza. Yüz kontörle her ay yaptığımız tarifeler vardı. “hayaletsevgilim” yaz 7535 e gönder çalan melodi telefonuna gelsin reklamlarına hiç kontörüm yetmezdi. İçinde bir tane güzel oyun olan, telefonla konuşmak ya da mesajlaşmaktan başka pek bi işe yaramayan telefondan sıkıldığım tek bir an olmamıştı. Artık hoşlandığım kişilerle mesajlaşacak kadar büyüdüğümde her mesaj geldiğinde içime dolan heyecanı hala hatırlıyorum.
Zaman daha da ilerledikçe telefonlar da gelişmeye başladı. Artık amaç telefonla konuşmak ve mesaj göndermekten çok nasıl fotoğraf çektiği, içine konulan uygulamaların sizi ne kadar eğlendirebildiği oldu. Msn hayatımızdan tamamen çıktı, bilgisayar iş dışında kullanılmaz oldu. Biz de artık her işimizi bir telefondan halleder olduk. Oyun oynuyoruz, fotoğraf çekiyoruz, fatura ödüyoruz, haberleri takip ediyoruz, hatta çocukları bile çaba sarf etmeden meşgul edebiliyoruz.
Sosyal medyanın da hayatımıza girmesiyle beraber popüler olan şeyleri yakından takip etmeye başladık. Eskiden magazin programlarında görmeyi beklediğimiz ünlülerin hayatlarını yakından takip eder olduk. Takip ettikçe de onlardan biri olmak istedik ve biz de kendimizi popüler kültür denen illete kaptırmaya başladık. Moda olan markadan alışveriş yapanların kendini iyi hissettiği, bütün kıyafetlerin, bütün evlerin, bütün mağazalarda satılan malların hatta bütün yüzlerin aynı olduğu bu günlerde bunları gerçekten isteyerek mi yoksa popülerlikten uzak kalmamak için mi yaptığımızı düşünmedik bile.
Şimdi geriye dönüp baktığımda her şeyin daha renkli, sohbetlerin daha koyu olduğu, birini telefonla arayıp konuşmanın zulüm olmadığı günleri çok özlüyorum.
Tek bir telefon her şeye yarıyor. Ben de çok memnunum bu durumdan ama sanki bir şeyler için koşturmak, bir işi halletmek bize kendimizi iyi hissettiriyordu. Şimdi her şeyi telefondan halletmek hem daha kolay hem daha çabasız. İnsanlarla iletişim kurmaya gerek kalmadan her işimizi hallediyoruz, böyle olunca da büyük iş halletsekte iyi hissedemiyoruz. Telefon, sosyal medya neredeyse sıkılmamıza fırsat vermeyecek değişkenler sunuyor bize ama tatmin olmuyoruz, daha fazla video, daha fazla fotoğraf daha daha daha.
Telefondan halledemediğiniz en basit şeyleri düşünün, bir kıyafetinizi terziye götürmek mesela. Kıyafeti aldınız poşete koydunuz yol üstünde bir terziye bıraktınız dönüşte aldınız, bir işi halletmiş hissediyorsunuz değil mi? Bir işi yaparken çaba sarf etmek otomatik olarak o işi güzelleştiriyor olabilir mi?
Yazının başında da belirttiğim gibi her kuşağın büyüdükçe ortaya çıkan “bizim zamanımızda” cümlesini, z kuşağı kullanmaya başladığında acaba biz neler görüyor olacağız?