Her yaşın bir güzelliği?

Çevremde gördüğüm her yaştan insan var, bu yaş konusu üzerine düşündüğümde -kendi geçmiş yaşlarımı da hatırlayarak- aslında her yaşın değil, her yaş grubunun belli farklılıkları olduğunu keşfettim. Bunu da öyle çocukluk, ergenlik falan diye klasik ayırmadım.

Başlıyoruz:

0-10 Yaş aralığı:

Doğduğumuz andan 10 yaşımıza kadar olan aralığı özellikle belirledim. İlk doğduğunuz anı düşünün şu an hatırladığınız bir şey var mı? Tabii ki yok, peki bebekliğinize dair hatıralar var mı o da yok biliyorum. Bebeklikten çıkıp çocukluğa geçmemizle birlikte oyun çağımız başlamış oluyor.

Çocukluktaki hatırladığımız anılar da bölük pörçük, doğruluğundan bile emin olmadığımız şekilde oluyor ve bu ilkokula kadar böyle devam ediyor. Bu yaşlarda yaptığımız şeyler, bol bol oyun oynamak, dikkat çekmeye çalışmak, dikkat çekemediğimiz zamanlarda bir an önce büyümek istemek.

Sıfır ve on yaş aralığı benim için bunları ifade ediyordu. Hatırladığım bir kaç anı, o anıların da bol bol oyuncaklarla ve ilkokulla baş etmeye çalışırken gelen büyüme isteğiyle doluydu (okul olmazsa her şey düzelir gibi geliyordu).

11-20 yaş aralığı:

Bu yaş aralığında bence fark etmeden en güzel anılarımızı biriktirdik. Ortaokul ve lise yıllarımızın içinde olduğu yıllar…

İlkokulu pek de farkına varamadan atlatınca ortaokul diye bir şeyin ortaya çıktığını öğrendik. Arkadaş edinmenin artık daha büyük önem taşıdığı yaşlarımız başlamış oldu. Ailelerimizden gelen genç kız oldun ya da delikanlı oldun lafları yüzümüzde anlamsız bir gülümsemeye sebep oluyordu.

Tam büyüdüm artık derken ailemiz hemen “sen daha küçüksün” diyerek bozguna uğratıyordu. Ben büyüdüm mü küçük müyüm derken ortaokulu da tamamlıyoruz, okul çağının prime’ı olan liseye geçiş yapıyoruz.

Artık “genç kız oldun, delikanlı oldun” sözleri yavaş yavaş azalmaya başlıyor yerini “DERS ÇALIŞ” cümlesine bırakıyor. Aklımızın bir karış havada olduğu, hayata dair şeylerin hiçbir ciddiyeti yok ve büyümüşüz, bundan daha güzeli var mı?

İşte burada aslında hepimizin -ben dahil- yaptığı bir hata var, henüz büyümüş olma ciddiyeti gelmediği için ailelerimizin bize oluşturmuş olduğu kuralları esnetme, reddetme potansiyelimiz (buna ergenlik diyenler de var nasıl yorumlamak isterseniz).

Bu durum üniversiteye başlayınca bitiyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz üniversitenin ilk yıllarında da tam olarak bu halde oluyoruz, hatta ailemizden uzakta okumaya gittiysek o ilk yıllar iplerimizden kopmuş gibi hissettiğimiz için, hataların en çok yapıldığı dönemler de genellikle bu yıllar oluyor. Bu zamanlar da onlu yaşlarımızın sonuna tekabül ediyor.

21-30 yaş aralığı:

Üniversitenin bitmesi ve iş hayatına atılmamızla, yani hayatın gerçekleriyle karşılaşmamızla birlikte yirmili yaşlara geçiş yapıyoruz.

Artık ailelerimiz de yavaş yavaş bize güvenmeye başlıyor. Biz de gençlik heyecanıyla yaptığımız hataları fark etmeye başlayıp adımlarımızı daha sağlam atmaya odaklı oluyoruz.

Arkadaş ortamımız yaşımız yirmi beşe dayanınca iyice oturmaya başlıyor. Neleri sevip neleri sevmediğimizi keşfettiğimiz, hevesle yaptığımız şeylerin aslında eğlenceli olmadığını fark etmeye başlıyoruz ama tam olarak kopamıyoruz, içimizde gençlik enerjisiyle her ortama hemen sırtımızı dönemiyoruz.

Bu enerjili yapımız yirmi beş yaş sonrası değişmeye başlıyor. Artık kendi kendimize vakit geçirmenin değerini anlamaya başlıyoruz. Bir kafede bütün günü geçirebilme potansiyelimiz yerini “keşke evde olsam” hayallerine bırakıyor.

İşte bu yaşlarda -evde olmanın da keyfini keşfettiğimizden olsa gerek- evlilik düşünceleri yoğunlaşmaya başlıyor.

31-40 Yaş aralığı:

Otuzlu yaşların başına geldiğimizde hala genciz ama yirmili yaşlarımızdaki “daha çok vaktim var” rahatlığı yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Bir şeyleri yanlış yaptığımızda “daha önümde çok zaman var” diyebildiğimiz yıllar geride kalıyor, kafamızın içinde küçük bir ses beliriyor:  “E tamam da bunu ne zaman düzelteceğiz?”

Artık ne istediğimizi, en azından ne istemediğimizi daha net biliyoruz. Yirmili yaşlarda sırf arkadaşlarımız gidiyor diye gittiğimiz yerlere, sırf herkes yapıyor diye yaptığımız şeylere aynı hevesle yaklaşmıyoruz. Bir davete gitmeden önce “kimler olacak?” diye sormaya, hatta “kaçta biter?” hesabı yapmaya başlıyoruz. Çünkü ertesi gün işe gideceğiz ve uykusuzluğun bedelini ödemek istemiyoruz.

Arkadaşlıklarımız da bu yaşlarda başka bir hal alıyor. Her gün görüştüğümüz insanlarla aylarca görüşemediğimiz oluyor ama bir araya geldiğimizde sanki dün ayrılmışız gibi devam edebiliyoruz. Çünkü artık arkadaşlığın sürekli iletişim halinde olmak olmadığını anlıyoruz.

Bir de çevremizdeki insanların hayatlarının iyice birbirinden ayrıldığını fark ediyoruz. Biri evleniyor, biri çocuk sahibi oluyor, biri başka bir ülkeye taşınıyor, biri kariyer değiştiriyor, biri hala ne yapmak istediğini düşünüyor. Yirmili yaşlarda herkes aşağı yukarı aynı yollardan geçerken, otuzlu yaşlarda yollar iyice ayrılıyor. Herkesin aynı yaşta olup aynı yerde olmadığını ilk defa gerçekten fark ediyoruz.

Ailemizle olan ilişkimiz de değişmeye başlıyor. Onların gözünde hala çocuk olsak da artık onların da yaşlandığını fark ediyoruz. Çocukken bizi büyüten insanların bir gün bizim desteğimize ihtiyaç duyabileceği gerçeği yavaş yavaş kendini gösteriyor. Artık sadece kendi hayatımızı değil, hayatımızdaki insanları da düşünmeye başlıyoruz.

Kendimizle olan ilişkimiz ise biraz daha sakinleşiyor. Yirmili yaşlarda kendimizi başkalarıyla kıyaslamaktan yorulurken otuzlu yaşlarda “benim hayatım bu” diyebilmeye başlıyoruz. Herkesin farklı bir zamanda, farklı bir yerde olduğunu kabul etmek insanın üzerinden ciddi bir yük kaldırıyor.

Tabii fiziksel olarak da bazı gerçeklerle tanışıyoruz. Yirmi beş yaşında sabahlayıp ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi devam ederken, otuz beş yaşında aynı şeyi yaptığımızda vücudumuz bunun hesabını birkaç gün sonra önümüze koyabiliyor. Eskiden “bir kahve içerim geçer” dediğimiz şeylerin yerini “bugün erken yatayım” cümlesi alıyor.

Ben şu an otuz yaşımın henüz başındayım. O yüzden bunları yaşamış ve bitirmiş biri olarak değil, çevremde gördüklerimden ve kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak anlatıyorum. Elbette zaman geçtikçe bunların bazıları değişebilir, belki düşündüğümden çok daha farklı şeyler yaşarım.

Bakalım zaman ilerledikçe bu yazıya dönüp “ben ne sanmışım” diyecek miyim?

Kırklı yaşlarımıza geldiğimizde de belki oturup onları konuşuruz, ne dersiniz?

Yorum yapın